12 Ocak 2011 Çarşamba

Aşk?

Birazdan okuyacaklarınız yüzünden muhtemelen beni topa tutanlar olacak. Muhtemelen bolca itiraz da… Bazıları direkt, bazıları gizliden eleştirecek beni. Her yazıdan sonra coşan facebook gelen kutum hepten çıldıracak. Bununla birlikte, anlayanlar, hak verenler ve sonunda gerçekten arınanlar da olacağından eminim.


Aşk kelimesinin her kafada başka bir tanımı vardır, doğaldır. Bu yazının konusu, bildiğimiz genel geçer aşk. Üzerine şiirler, şarkılar yazılan, işte bilirsiniz sevgiliye söylenen cinsten aşk. Son yılların ağlak metal şarkılarının baş tacı olan aşk!


İşte bu bahsettiğimiz aşk var ya, ha işte tam da o, yok aslında! Hani, gitti, öldü, bitti diyeceğimi sanmayın, hiç olmadı! O bir söylence, o bir batıl inanç, o bir klişe, o bir öğrenmişlik.


Beni aşk diye anlatılan eko-pakete karşı mı sanıyorsunuz, hayır, ben toptan reddediyorum. Okuyun ön yargısızca, bakarsınız dilim döner de anlatabilirim.


Aşık olduğunuzu varsaydığınız herkesi bir bir geçirin gözlerinizin önünden. Hala ya da bir zamanlar hissettiklerinize yakından bakın. Bir dokunun bakalım neresinde aşk var? Ben size gerçeği söyleyeyim: Hiçbir yerinde! Üzgünüm ama bugüne dek hiç aşık olmadınız! Sadece size öğretilen bir kalıba inandırıldınız!


Ne midenizdeki kelebek uçuşmaları, ne duyduğunuz acaip heyecanlar, ne tutku, ne döktüğünüz gözyaşları ne de yaptığınızı varsaydığınız fedakarlıklar… Bu duyguların hepsi tanımlı zaten. O hissettiğiniz her şeye bir isim verebilirim. Bazen, egomuzun okşanmasına ihtiyaç duyarız mesela. Bazen, sevişmeye! Bazen, biri bizimle ilgilensin isteriz, bazen hayatımız kolaylaşsın. Bunlar iyileri tabii. Çoğu zaman bağımlılıktır, bağlaşık kişilik semptomudur. Kimi zaman obsesyonun en alasıdır. Özgüven eksikliklerimizi örtme çabamızdır bazen, bazen de sevgiye duyulan ihtiyacın cinsel açıdan kabul edilebilir bir karşı cinse yönlenmesinden ibarettir. Bütün bu duygular aynı anda gelirse, alkışı hak etmişsinizdir, en tutkulu aşık sizsinizdir! Bir bakıma ezikler içindir aşk! Kaybedenler içindir. Şarkıları bilirsiniz, suçlu hep terk edendir :)


Fark etmiyor musunuz bize aşk adı altında Adem ve Havva’dan beri paketlenenleri? Tüm doğallığıyla akıp gidecek ilişkileri nasıl kirlettiklerini? Erkeklerin ve kadınların aşk adı verilen ama aslında hiç olmayan o duyguyu ararken kapıldıkları düş kırıklıklarını? Var sandığınız o şeyi bekleyip dururken yaşlandığınızı? Hiç düşünmüyor musunuz büyük ve tarihe mal olmuş aşkların hiç birbirine kavuşamadıklarını?


Uyanın bakın, aşk dediğimiz o şey bize ulaşılmaz kuzey yıldızını oynamakta. Ne kadar gidersek gidelim hep uzakta! O yüzden kaçan balığın hep büyük olduğu saçmalığı almış yürümekte, o kaçan balıkların kazanılmış, en doğal hakkı olan yalnızlık hep geciktirilmekte. O yüzden oyunlar oynanmakta ve maskeler taşınmakta. Bundandır, her kelimenin altında alt metinler aranmakta…


Bilinçaltımızın en derinliklerine kadar işlemiş olan aşk kavramı yüzünden, beklentiler her geçen gün artmakta. Aslında hiç olmayan insan icadı bir kelime yüzünden insancıklar bazen canlarından bile olmakta.


Pırlantalar, çiçekler ve süslü sözler bekleyen kadınlarla, ha aldatıldım ha aldatılacağım paranoyasında boğulan ya da her an aşık(!) bir kadın tarafından ele geçirilip kafese tıkılacağı korkusuyla yaşan erkeklerle dolu yer gök.


Kim reddedilmenin ayıp olduğunu öğretti size? Kim sevişmenin günah olduğunu? Kim dokunmanın kutsallığını aşk diye içi boş bir kelimeyle gasp etti de yerine insan doğasına uygun olması imkansız sorumlulukları getirdi? Kim sattı bize gülleri aşkı anlatıyor diye? Kim buluşturdu bizleri çakma Fransız cafelerinde, aşk(!)ımızı göstermek için herkese? Kim dünyanın en güzel duygularından olan el ele tutuşmayı medyaya malzeme yaptı, kim klişeleştirdi değerlerimizi? Kim sadakat için imza atılmasını şart koştu? Kim yüreklerimizi mühürledi ve çıplaklığımıza göz dikti de giydirdi uydurma kavramları duygularımızın üzerine.


Ne olur, dikkat edin. Orijinal tasarımımız bu duyguyla donatılmadığından, bu suni kavrama göre vücut bulmadığından, için için hepiniz aşk diye bir şeyin olmadığını bilmektesiniz. Ancak, bilincimizin içi, dışı, üstü, altı fethedilmiş ve öyle inandırılmış ki bunu söyleyemezsiniz! İnanın bana, bu gerçeği bilmeseniz, Kurban’ın şarkısında “yok, yok, yok!” diye bağırırken en çok eğlenen siz olmazdınız. Her ayrılık acısının ardından, aslında aşk yokmuş diye naralar atmazsınız.


İnanın çok zorladım kendimi, sizin bildiğiniz aşkın var olduğuna inandırmaya... Aranızdan biri gibi davranıp aşkı kutsamaya… Denedim, denedim, denedim pek çok defa.


Bütün bunlardan, sevgiye ve ilişkilere inanmadığım sonucu çıkarılmamalı. Aksine, aşk diye öğrettikleri sinir hastalıklarının, mastürbasyonların pisliğinden, gerçek insan ilişkilerini arındırabilmeyi diliyorum.


Hani, bu adamla/kadınla çok rahatım, gerçekten insanım, gerçekten hür ve güvendeyim diyebilmenin zevkini elimizden nasıl da aldıklarını anlatmaya çalışıyorum. Tabuların gölgesinde, paranoyalar ve korkularla boğulduğumuzu, başkalarının yarattığı ayıp kavramları ve beklentilerle doğallıktan uzaklaştığımızı…


Düşünsenize, aşka inanmayan biriyle tanıştığınızı! Duygularını tüm çıplaklığıyla yaşacak kadar cesur biriyle hayatı paylaştığınızı. Kimsenin egosunu beslemek zorunda kalmadığınızı, yalnız kalma ihtiyacı duyduğunuzda yargılanmadığınızı, sözlerinizin satır aralarından çıkarımlar yapılmaya çalışılmadığını, uzun bir seyahatteyken korkmadığınızı, ya da geride bıraktığınızın ağır suçlamalarıyla boğuşmadığınızı. Yetenekleriniz ve başarılarınızın başkasının egosu tarafından yutulmadığını, aksine çoğaltıldığını! Hayal etsenize, sadece gerçek bir özlem duygusunu… Bir zihninizde canlandırsanıza, sadece en yüksek huzuru ve özgürlüğü yaşadığı için sizinle kalan bir adam/kadını. Partneriniz birine sarıldığında hiç midenizin kasılmamasını, anneme gidiyorum dediğinde sadece annesine gittiğini anlamayı. O gece çok yorgun eve gelip seviştikten sonra sırtını da dönebilecek olmanın doğallığını! İnsanı, insan olmayı, sadece biriyleyken bile olsa kendiniz kalabilmeyi… Bir bakıma en can dostunuzla sevişebildiğinizi.


Toplumsal düzen adına bize kakaladıkları bu insan icadı kavramdır, bu hayalleri elinizden alan! Uyanın, ayılın, ayıklanın.


Ve bu yazdıklarıma kızacaksınız sevmeyin beni! Hem kim söyledi ki benim hayattan arabesk bir adam beklediğimi?

5 yorum:

Adsız dedi ki...

Aşk kendi kafandaki hayali partnere duyulan hayali abartılı bir ilgi türüdür.Gerçek hayatta bir tek ben ve bir tek benim ideal hayalimdeki tip olduğuna göre ve böyle bir tipte kolonlanamıyacağına göre aşk ancak mantığın az hayallerin yoğun olduğu onlu yaşların ürünüdür.Oysa sevgi ve saygı devamlı ve gerçektir.Aşk bir japon yapıştırıcısı değildir kimseyi zorla bir arada tutamaz.

MONTAİGNE dedi ki...

Her satırına kadar katılıyorum...Gerçi sizde değinmişsiniz ama şunun altını çizmek lazım Aşk ve Sevgi farklı şeylerdir...Sevgi bir emek işidir ve üretilebilir...Aşk sa benim tanımımla "insanoğlunun lanetli cinselliği masumlaştırma çabasıdır...

www.baliksevdasi.com dedi ki...

Teknik olarak 4600 karakter sorunu yaşadığım için konunun tamamını buradan okumanızı rica ediyorum.

http://www.facebook.com/note.php?created&&note_id=134925326569839#!/notes/huseyin-kabakci/gokce-ilgaz-hanimefendiye/134925326569839

Adsız dedi ki...

http://www.facebook.com/note.php?created&&note_id=134925326569839#!/notes/huseyin-kabakci/gokce-ilgaz-hanimefendiye/134925326569839

Serkan Ertürk dedi ki...

Peki ilkokulda , yan sırada oturan sarışın mavi gözlü kıza duyduğumuz neydi ? Hangi kalıptı, hangi egoydu, hangi mantığa uydurmaydı, hangi beklentiydi ?

Aşk vardı, sadece biz unuttuk...

Yorum Gönder